Türkiye’nin dış politika stratejisinde bölge merkezli stratejik boyut tarihsel olarak daima büyük önem taşımıştır.
Bölge merkezli stratejik boyut, ittifakları, yakın işbirliklerini, savunma anlaşmalarını kısacası diplomasinin her alanda etkinlik kazanmasını içermiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Sadabat Paktı, Balkan Paktı, Bağdat Paktı, Sovyet Saldırmazlık Anlaşması gibi birçok anlaşmalara, işbirliklerine, ortak güvenlik zeminlerine yönelik adımlar atılmıştır.
Türkiye’nin tarihsel birikiminin gereği, çok boyutlu ve çok bileşenli dış politika stratejisi esastır. İmparatorluk birikiminden yansıyan en önemli zemin, geniş bir coğrafi alanda tarihsel ve kültürel bağların varlığıdır. Zaman zaman ve yer yer bu bağların bir kısmında zayıflama, zedelenme gibi olumsuz durumlarla karşılaşılmış olsa da esas olan tarihsel yaşanmışlığın toplumsal izlerinin varlığını daima koruyor olmasıdır. Bu izlerin bugüne yansıyan tesirleri, toplumsal yaşamda büyük ölçüde hep iyiye yöneliktir.
Ecdat birikiminde, zulüm, sömürü, soykırım yoktur. Bu tarihsel gerçekliğin, bugün için karşılığı, tüm mazlum halklara umut olunmasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 25 yıllık yani çeyrek asırlık iktidar döneminde bu durum çok daha yaygınlık kazanmıştır. Mazlum halkların umudu, Türkiye’nin gücünde aranmıştır. Son yıllarda savunma sanayiinde artan milli karakter, bu umudun büyümesinde önemli etken olmuştur.
Bu noktaya kolay da gelinmemiştir. Küresel kuşatmaya karşı direne direne, çarpışa çarpışa verilen mücadeleyle gelinmiştir. Tüm terör örgütlerinin kuyruklarını birbirine bağlayan sömürgeci emperyalizm, soykırımcı Siyonizm sonuna kadar şer hedefinden vazgeçmemeye çalışmıştır. Terör örgütleri eliyle terörü yöneterek, Türkiye’yi, Suriye, Lübnan, Irak ve İran üzerinden güney hattı boyunca köşeye sıkıştırmaya, bölgedeki varlığını ve insani tesirlerini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Son dönemde bilhassa soykırımcı Siyonizm’in İsrail eliyle şer çabası, kendini paralarcasına artmıştır. Terörsüz Türkiye hedefini baltalamaya çalışmış, terörsüz Suriye-Irak, terörsüz bölge çabasına dönüşmemesi için varını yoğunu ortaya koymuştur.
Suriye’de halk devriminin zedelenmesi için mümkünse de çalınması için şer çabasından hiç vazgeçmemiştir. İran cephesini açarak, bölgede Türkiye’nin gücünü ve bunun olumlu etkilerini gören ABD Başkanı Trump’ın bölge politikasını değiştirmek için yırtınmıştır.
Yeterince başarılı olamamış, istediklerini kısa sürede elde edememiştir. Ancak asla vazgeçmemiştir. Hâlâ şer hevesi sürmektedir. Buna karşın Türkiye’nin de kararlılığı her geçen gün daha da derinleşmektedir.
Bölgesel işbirlikleri, ittifak zeminleri artık Türkiye’nin varlığıyla anlamlı hale gelmiştir.
7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan arasında Mekke’de imzalanan, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” Türkiye’nin bölge merkezli dış politika stratejisinin önemli bir ürünüdür. Bu anlaşmanın üç ülke sınırlı kalmayacağı, bölgenin diğer ülkelerinin de ittifaka katılacağı beklenmelidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 Ağustos günü Al Jazeera’da yayınlanan röportajında Mekke İttifakı’na Mısır’ın da katılabileceğini, anlaşmanın başka bölge ülkelerinin katılımına da açık olduğunu belirtmiştir.
Bu ittifakı bugünkü haliyle ve genişleyen yapısıyla en çok soykırımcı, işgalci Siyonist İsrail’i rahatsız ettiği ve edeceği açıktır. İşgal ettiği Filistin topraklarıyla yetinmeyerek, sürekli genişlemeye çalışması, insanlığı yok eden saldırganlığına, soykırımına yeltenmesi bölgenin tüm güçlerinin güvenlik zemininde kuvvetli bağlarını oluşturmasıyla engellenebilir.
Mekke Anlaşması’nda imza altına alınan en dikkat çekici madde üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasıdır.
Bu anlaşma zemininin genişlemesiyle yani en kapsamlı biçimde bölge ülkeleri arasında savunma ittifakına dönüşmesiyle, bölgenin bir ülkesine yapılan bir saldırı tüm bölgeye yapılmış sayılması durumunda soykırımcı, işgalci Siyonist İsrail’in önüne en etkili, en sonuç alıcı set çekilmiş olacaktır.
