Türkiye’nin geleneksel dış politikasında bölge merkezli ittifaklar her zaman önceliği olmuştur.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bu noktada esas alınan temel amaç, Türkiye’nin çevresinde bölgesel güvenlik ve iş birliği sistemleri oluşturma stratejisini hayata geçirmektir.
Buna ilişkin o döneme ai bölge merkezli ittifaklar açısından ilk akla gelen Sadabat Paktı ve Balkan Paktı’dır.Bunlara o dönemin Sovyetleriyle saldırmazlık anlaşması da eklenmelidir. Sonuçta hedeflenen, bölgesel barışın ve istikrarın sağlanması ve korunabilmesidir.
Bu temel hedef ve ihtiyaç o günden bugüne hiç değişmemiştir. Esasen Türkiye’nin bulunduğu coğrafi konumun jeopolitik değeri bu hedefi zorunlu kılmaktadır. Türkiye, hem Asya hem Avrupa ülkesidir ama aynı zamanda üç tarafı denizlerle çevrili olmanın sağladığı imkanlarla çevresinin, bölgesinin stratejik merkez ülkesidir.
Türkiye kıtasal kimliklerinin yanı sıra alt ölçekte Balkanlar, Kafkaslar, Karadeniz, Akdeniz havzaları ve Orta Doğu’nun tüm jeopolitik niteliklerinin doğrudan merkezindedir. O yüzden de Türkiye’nin dış politika stratejisi, çok seçenekli ve çok bileşenli olmak zorundadır. Çevresindeki her gelişmenin doğrudan etkileneni ve etkileyeni durumundadır.
Türkiye’nin coğrafi konumu küresel açıdan müstesnadır ve o yüzden de jeopolitik değeri ayrıcalıklıdır. Bu kıymetli durum, aynı zamanda zahmetlidir de. Zira yüzyıllar boyunca egemenlik mücadelelerine, güç çekişmelerine sahne olmuştur.Bugün de aynı atmosfer devam etmektedir. O yüzden de Türkiye güçlü olmak zorundadır. Tüm milli güç unsurlarıyla bütünleşerek, bölgesel barışın ve istikrarın öncüsü, uygulayıcısı, yönlendiricisi olmalıdır.
Soğuk Savaş dönemi sonrası blok bağımlılığının rehavetinden geçte olsa çıkan Türkiye, son çeyrek asırdır, büyük atılımlar, sıçrayışlar kaydetti. Savunma sanayinde milli teknoloji hamlesiyle, geleceğe dair çok kıymetli ve önemli bir yol açtı. Türkiye bu alanda sadece bölgesel değil aynı zamanda küresel etkiye sahip önemli bir oyuncu durumuna yükseldi.
Ulusal sınırları dışında yirmiye yakın coğrafi alanda, ülkede askeri ve güvenlik unsurlara sahip hale geldi. Çok önemli işbirlikleri geliştirdi. Şimdi de terörsüz Türkiye süreciyle , terörsüz bölge hedefini de hayata geçirmenin yoğun çabasını sürdürüyor.
Bunun da bir gereği olarak, Suudi Arabistan ve Pakistan’la birlikte Mekke İttifakını hayata geçiriyor. Üç ülkeyle sınırlı kalmayacağı düşünülen Mekke İttifakıyla, üç ülkeye yönelik tehditlere karşı ortak mekanizmanın devreye girmesi sağlanıyor. Bir savunma ittifakı niteliğiyle öne çıkan Mekke ittifakı, sadece askeri ve güvenlik alanında değil siyasi ve stratejik açıdan da önemli bir adıma işaret ediyor. Her şeyden önce belirtilmelidir ki Türkiye için esas olan; bölgedeki tüm ülkelerin toprak bütünlüklerinin korunması, bölge dışı güçlerin şer çıkarlarının karşılık bulamaması ve bölgedeki tüm halkların kendi varlıklarına ve kaynaklarına sahip çıkmasıdır.
Sömürgeci ,işgalci güçler; devlet dışı aktörler eliyle bölgede gerilimi, şiddeti, savaşı körüklemenin, kardeşi kardeşe kırdırarak aynı inancın, aynı medeniyetin, aynı coğrafi ortamın unsurlarını birbirine düşman hale getirerek, kendi kirli, kanlı ajandalarının gereğini yerine getirmenin gayretindedir.
Bu şer gayretin boşa çıkartılması için bölgenin asli unsuru olan tüm ülkelerin kendi halklarının huzuru ve refahı için bir araya gelmeleri, ortak hedef ve çıkarda buluşmaları ve buna dayalı olarak güçlü ittifaklar oluşturmaları kaçınılmazdır. Bilhassa İslam coğrafyasında mezhepsel farklılıkları körükleyerek, birbirine düşman hale getirerek, Müslümanları birbirine kırdırarak, oynanan kirli ve kanlı oyunun sona erdirilmesi artık vazgeçilemez, ertelememez bir zorunluluktur. Mekke İttifakı’nın bu zorunluluğun bir gereği olarak, vücut bulması, genişlemesi, kurumsallaşması özelikle bölgeye yönelik sömürgeci emperyalizmin soykırımcı, işgalci siyonist terör karakolu İsrail’in saldırganlığının önünde sağlam bir güç olacaktır.
