İran Savaşı ve Uluslararası Sistemsizlik Bunalımı

Paylaş:

İran Savaşı, Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu siyasal sisteminin çözülmesi sonrasının uluslararası ortama dair en çarpıcı yüzleşmesidir.

Bu yüzleşmenin en temel odağı, uluslararası sisteme yöneliktir. Sıklıkla vurguladığığımız gibi uluslararası sistem esasen tarif edilmeye muhtaçtır ve tarifinin en kestirme yoluyla da iki şekilde yapılabilir.

Birincisi; uluslararası kurumlar üzerinden ve onların işleyişi, içeriği ve bunların etki düzeyleri üzerinden yapılabilir. İkincisi ise; uluslararası güç dengeleri üzerinden yapılabilir. Buna göre; uluslararası düzeyde güçlerin saflarının belirgin olması ve bunun da sabitlenme imkanı verir olması gerekir. Ancak o zaman uluslararası güç dengesinin varlığından söz edilebilir.

Sonuçta her iki durum açısından da bakıldığında, Soğuk Savaş sonrası yeni uluslararası ortamın kolayca tarif edilebilecek bir sistem olduğunu söylemek güçtür. Zira öncelikle uluslararası kurumlara dayalı sistem tarifi yapılamaz. Çünkü güç mücadelesine dayalı uluslararası kurumlar; İkinci Dünya Savaşı sonrasının mahsülü ve Soğuk Savaş döneminin siyasal sisteminin işleyişi ile anlamlandırılmış niteliktedir.

Bu noktada ilk akla gelen Birleşmiş Milletler (BM) ve NATO’nun varlığıdır. Her ikisi de mevcut uluslararası işleyişle uyumlu bir içeriğe sahip değildir. Başta BM’nin işlevinin BM Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip 5 ülkenin elinde olması, BM’nin gerçek anlamda dünya güvenliğini ve barışını sağlayacak bir küresel çatı olamayacağının sebebidir. O yüzden BM, özellikle de adalet arayan mazlum halkların derdine derman olmaktan uzaktır.

Uluslararası güç dengesi konusunda ise uluslararası sistemi tarif edebilme imkanı verecek bir belirginlik, sabitlik yoktur. Zira bir güç bir başka güçle bir alanda çıkarları örtüşerek yan yana olabilirken, bir başka alanda çıkarları çelişerek karşı karşıya gelebilmektedir. İki kutuplu siyasal sistemin ideolojik karşıtlığa dayalı sabitlenmiş, kumsallaşmış düzeneği ortadan kalkmıştır. Onun yerine; ülkelerin blok bağımlılığından daha çok kendi milli çıkarlarını önceleyen bir düzenek öne çıkmıştır. Buna göre de ülkeler arası çıkar örtüşmeleri veya çıkar karşıtlıkları kolayca yaşanabilmektedir.

Bu tablo esasen yeni bir tablo değildir. Soğuk Savaş sonrasının belirgin tablosudur. Ancak bugüne değin bu tabloyu oluşturan güç aktörleri mevcut durumu sorgulamadan yol almışlardır. Ayrıca bu aktörlerin çoğu zaman da maskeli tutumları, uluslararası ortamın bir sistem arayışına katkı sağlamamış hatta sistemsizlik sorunlarını öteleyerek bugüne gelmesine zemin hazırlamıştır.

İran Savaşı, uluslararası ortamın sistemsizlik bunalımını, gören-görmeyen herkesle yüzleştirmiştir. Siyonist İsrail’in peşine takılmak zorunda kalan ABD Başkanı Trump’ın, başlattıkları savaşın seyri boyunca takındığı tavır, esasen uluslararası sistemsizliğin hiçbir maskeye hiçbir öteleme refleksine imkan vermeyecek nitelikte dedir. Gerek uluslararası kurumların tamamen işlevsiz kalmasının, gerekse gerilimleri, çatışmaları, savaşları dengeleyici güç atmosferinin olmamasının boşluğunda Trump, sınır tanımayan tavrıyla sahne almakta hertürlü keyfiliğini açıkça ortaya koyabilmektedir.

Bu haliyle İran savaşı, uluslararası ortamın sistemsizlik, düzensizlik bunalımının ürünüdür. Bu sistemsizlik, düzensizlik bunalımınından yararlananlar, insanlık değerlerini içselleştirmeyen, çıkar devşirmede sınır tanımayanlardır.

Bu noktada ilk akla gelen; soykırımcı , işgalci, siyonist İsrail’in en sıkıştığı anda nükleer silah kullanma ihtimalinin varlığıdır. Onu kim durdurabilir? Hangi değer yargısı? Hangi hukuk ? Hangi uluslararası kurum? Hangi güç?Hangi uluslararası düzen? Hangi uluslararası sistem?

Hiç bir şey. Ancak tek birşey durdurabilir. O da; caydırıcılığıyla çok kuvvetli bir güç dengesi ve hak, hukuk, adalet adına sarsılmaz iradeye sahip yeni bir uluslararası düzen, uluslararası sistem.

Her ikisi içinde yeni bir tarih yazımı şarttır ve bunun içinde insanlık mücadelesi kaçınılmazdır.