İran’a yönelik gerilim eksilmeden sürüyor. Zaman zaman dozunu atıran gerilim, ABD’nin askeri müdahalesi üzerine odaklanıyor. Bir yandan İran-ABD dolaylı görüşmeleri sürdürülürken, bir yandan da ABD askeri yığınağı daha da fazlalaşıyor. Öte yandan İran-Rusya ortak askeri tatbikatı gibi İran’a yapılacak olası saldırının hazırlıklarına yönelik adımlar da atılıyor.
Hiç kuşkusuz İran’a yapılacak askeri bir saldırının boyutlarıyla doğru orantılı olarak bölgeye yayılması da kaçınılmazdır. Zira İran’ın jeopolitik konumu ve içeriği, bölge jeopolitiğinin konumunu ve içeriğini doğrudan etkileyebilecek potansiyeldedir. Sadece Hürmüz Boğazı’na dair İran’ın jeopolitik üstünlüğü bile bölge hatta bilhassa Asya jeopolitiğini, jeoekonomik açıdan derinden etkileme yeteneğine sahiptir. Zira bilindiği gibi Hürmüz Boğazı enerji güvenliği açısından küresel bir boğaz niteliğindedir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’si bu hattan geçmektedir. Katar’ın LNG ihracatının neredeyse tamamı bu rota üzerindedir ve Hürmüz Boğazı, Suudi Arabistan, Irak, BAE ve Kuveyt için ana çıkış kapısı konumundadır.
Tüm bu niteliğiyle Hürmüz Boğazı sadece bölgesel değil, küresel ekonomik güvenlik meselesidir. Zira küresel jeopolitiği etkileme gücündedir.
Tüm bu gerilim kaygıları öne çıkarken, öte yandan 17 Şubat’ta İsviçre’nin Cenevre şehrinde İran-ABD arasında dolaylı müzakere başlatıldı. Arabulucu olarak Umman üzerinden yapılan müzakerede taraflar doğrudan karşı karşıya oturmayarak, İran ve ABD heyetleri Umman Büyükelçiliği aracılığıyla not alışverişi ve temsili müzakerelerde bulundular. Müzakerede İran heyetinin başında Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD heyetinin başında ise Trump’ın temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner yer aldılar.
İran heyeti, bazı genel yönlendirici ilkeler üzerinde uzlaşıya varıldığını duyurdu. Buna göre müzakerelerde bir ilerleme kaydedildiği değerlendiriliyor. Ancak uzlaşmanın esası, ayrıntıları henüz netleşmiş değil.
İran’ın, ABD’nin istediği gibi uranyum zenginleştirme programını sıfırlamasına asla yanaşmayacağı biliniyor. Ancak İran bu konuda müzakereye açık olduğunu da ifade ediyor. İran esasen 2015 anlaşmasının zemininin yeniden oluşmasını istiyor. Hatırlanacağı gibi o anlaşma, İran’ın nükleer programının barışcıl amaçla sürdürülebilirliğine sınırlı ve denetimli olmak koşuluyla kısmen imkan tanıyordu. Trump’ın döneminde ABD bu anlaşmasan çekilmişti.
Şimdi yeniden başa dönerek, bu zeminde anlaşma imkanı aranıyor. Yani İran’ın nükleer programıyla ilgili sınırlandırmaların denetlenmesine dayalı muhtemel bir anlaşmanın ana hatlarının belirlenmesine çalışılıyor. Daha net ifade etmek gerekirse; İran, uranyum zenginleştirmesinin azaltılmasını görüşmeye açık olduğunu belirtiyor, ancak %0 zenginleştirme talebini kabul etmeyeceğini de ifade ediyor. ABD ise öncelikle uranyum zenginleştirilmesini sınırlandırmak ve denetim altında tutulmasını istiyor.
Tabii unutmamak gerekir ki, ABD isteği sadece nükleer programla sınırlı değil. İran’ın balistik füzelerinin ve bölgedeki vekil güçlerinin de nükleer program gibi aynı şekilde köreltilmesini istiyor. İran ise bu konuların müzakere edilemeyeceğini her defasında vurguluyor.
Tüm bunların yanı sıra Trump, İran’ı tehdit etmeye devam ediyor ve son olarak İran’a 10 günlük süre verdiğini duyurarak, “anlamlı bir anlaşma olmazsa çok kötü şeyler olacağını” ifade ediyor.
Şimdi gözler 10 günlük süreye çekilmiş durumda. Tüm bunlar bir kez daha ortaya koymaktadır ki; uluslararası düzeyde hak, hukuk, adalet, eşitlik, insan hakları, egemenlik hakları ve tüm bunlara saygı duyulması, hukuken uygulanması gibi insani hiç bir başlığın değeri kalmamıştır.
